Suretler ve Zincirler

Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Zaman hepimiz için adil olmaya çalışıyor, kısmen bunu başarıyor gibiydi. Her nasılsa uzun yürüyüşümüz sırasında zamanın nasıl geçtiğini unutmuş, bu saate kadar uyumamıştık. Koridorun sonuna doğru, diğerlerine göre daha yıpranmış bir kapıya doğru ilerliyorduk ve yanımdaki sürekli bulunduğumuz yer hakkında birşeyler anlatıyordu. Her ne kadar onu dinliyormuş gibi yapsam da, daha çok kendi kafamdakilerle meşguldüm. Ara ara paralel cümleler duysam da objeyi ele alış şeklimizin farklılığından olduğunu sandığım kopukluklar esnasında çok farklı bir noktaya kayıyor, söylediklerinden ya da daha çok söylemediklerinden yola çıkarak, konuşmalarımızdan bağımsız çıkarımlar yapıyor, sonra ise konuşmanın monolog halini almaması için bende o an kafamdakileri dile getiyordum. Bazen tam olarak nerede olduğumuzu kavramak istediğimiz anlar oluyor ve genellikle sadece bu gibi anlarda göz teması kuruyor, geri kalanında ise siyah beyaz kareli döşeme üstünde geziniyordum.

Paslanmış menteşelerin çıkardığı ses ile diğer koridora geçerken huzursuzluk hissediyorum. Bu tarz büyük yapıların kısmen daha az kullanılan bölümleri olur, tıpkı gün ışığının ulaşamadığı odalar gibi insan sesinin yarattığı titreşimlerin duvarlara çarpmadığı yerler, burası da öyle bir yerdi. Hemen göze çarpan bir detay ise döşemenin simetri kaybına uğramış olmasıydı. Siyah ve beyazın aynı şekilde birbirini takip etmesi gerektiği zemin çoğu simetri takıntısı olan için kabus gibi olmanın yanı sıra bu tarz bir takıntısı olmayan için bile ciddi derecede göz yorucuydu. Sanki artık gözlerimi yere eğmemem için bir engel hatta etrafıma daha dikkatli bakabilmem için bir zorlamaydı. Koridor boyunca ışıklandırma devam ederken, her ışığın yanında bir kapı yerleştirilmiş fakat kapılar da tıpkı zemin gibi, birbirlerine uzaklıkları bakımından uyumsuzdu. Galiba farklı zamanlarda, farklı ustalar tarafından yapıya eklenmiş ve kimse bu “nasıl iş” dememiş. Daha da ilginç olan ise bazı kapıların yanında meşale bazılarında ise ampul olmasıydı. Her ne kadar son zamanlarda pek kullanılmasa da ferforje süslemeli meşaleler oldukça ince bir işçiliğin ürünüydü ve yapının geçmişine dair fikir veriyordu. Doğrusu ne kadar geçmişe uzandığı hakkında tam bir bilgim olmamasına karşın en azından bakım ya da basit bir restorasyon söz konusu olmalıydı. Bu tarz bir çalışma esnasında meşalelerin değiştirilmemesinin ilginç bir nedeni olmalı diye düşünürken aniden ayağıma takılan ağır bir nesne ile sendelemem bir oldu. Bir kaç metrelik bir zincire takılmıştım ve dikkatli bakınca çoğu kapının bitişiğindeki duvardan benzeri zincirlerin sarktığını farkettim. Hali hazırda rahatsız edici bir hisse sahip mekanın, insan zihninde canlandırdığı düşüncelerin ağırlığını tıpkı kendileri gibi ağırlaştırmasının yanı sıra ilginç bir şekilde çok gevşek duruyorlardı. Sanki istenildiği takdirde orada olmalarının bir öneminin olmayacağını hissettirmesi garip bir tezat olabilir belki ama bu uyumsuzluğun ötesinde başka bir şey daha vardı. Koridor boyunca renk cümbüşü diyebileceğimiz ve yaşamın çoşkusunu vurgulayan tablolar ruh halimde bir türbülans penceresi daha açmıştı adeta. Eğer tablolar binanın geçmiş sakinleri tarafından yapıldıysa muazzam bir çelişki ortaya çıkıyordu. Zira bu kadar karanlık ve rahatsız bir mekanda insanlar, dış dünyada tanıdığım çoğu insandan daha hayat dolu ve canlı olmalıydılar.

Yavaş yavaş zihnimin ağırlaştığını hissetmeye başladım. Sanki merak duygusu ile dalış yaptığım bir gölün derinliği tahminlerimi aştığında endişe dolu baloncuklar beni içlerine almaya çalışıyor gibiydi. İnsanı sürekli iç dünyasına dönmeye zorlayan bu durumdan sıyrılmak adına bana güya rehberlik etmesini beklediğim arkadaşımı aramaya koyuldum. Biraz konuşarak iki kelimeyi bir araya getirip anlamlı olmasa bile dilimden dökülen seslerin zihnimde bana dair olmayan bir şeye tekabül etmesi o an için ihtiyacım olan şeydi. Fakat loş bir odanın köşesinde sessizce oturan arkadaşım ile göz göze geldiğimde onun da bana faydası olmayacağını anladım. O da durumunun aniden farkına varmış olacaktı ki, “hadi çıkalım buradan” diyerek koridorda hızlı hızlı ilerlemeye başladı. Bende tek kelime etmeden ardından yürümeye başladım. Zihnim acının kokusunu almışcasına kontrolsüz bir hareketlilik içine girmiş ve adeta buzdolabı kapısında dakikalar geçiren biri gibi kemirecek şeyler arıyordu. O an tanıdığım herkes birer lokmalık mutluluk dolu çikolatalı kek gibi durduramadığım iştahımdan nasibini almaya başladı. Sürekli karanlığa bakan, baktıkça karanlık üzerine teoriler üreterek tüm ilgisini karanlığa veren ve karanlıktan kaçamayan. Acı çekmemek ve çoşku dolu bir hayat adına her gece çok sevdiği gözlüklerini çıkartmadan uyuyan ve güne başucundaki aynayı kırarak başlayan. Hayatın stres getiren yanından mümkün olduğunca uzak kalmaya çalışan fakat gün geçtikçe sıkışıp kaldığı mengene tarafından gerilen. Ölüm ve ölüme dair olan herşeyi yanlış bir yerden kavraması yüzünden herşeyi ıskalayan. Toz fırtınası arasında saklanan beni sobeleyen yine ben olduğumda bu sefer ıskalamamıştım.

Vurulduğum an kendimi odalardan birine kapatıp uzun ama çok uzun bir süre dinlenmek istedim. Kimseyi görmek istemiyordum fakat bunun pek mümkün olmadığının da farkındaydım zira temiz hava almak için dışarı çıkmalıydım. Bu duyduğum bir ihtiyaç olmaktan öte zaruret haline gelmişti. Gün ışığı çok uzak değildi ama ayaklarımın beni ona götürmesi gerekirken zihnimdeki ikilem beni bir diğer ikileme götürüyor ve canımın sıkıntısı artık katlanılamaz bir hale gelmişti. Bütüne varamamış olmam, dahası, dahası bunun gerçekleşmeyecek olması. Herşey o kadar dağınıktı ki, kendime dönebilmem için etrafımda hiçbirşeyin olmaması gerekiyordu, diğer zamanlarda bende herşey kadar dağınıktım ya da daha kötüsü, bilemiyorum ya da tam tersi.

Odaklanabildiğim şey dağınıklığın kendisiydi ya da gördüğüm herşey bir düzene işaret ediyordu. İşte şimdi zincirlerle kilitli kapıların arkasında ve odaların en afillisinde görmüyor değildim kendimi. Evet evet durum kesinlikle bunu gerektirirdi ve hatta bundan ibaretti. İfade yeteneğimin sınırlarını zorluyordum ve bu duruma daha ne kadar katlanabileceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Diğer yandan buzlu bir camın arkasından hatlarını keskinleştiremediğim bir tabloya bakarmış gibi bütüne vardığım anlar da oluyordu. Hayır bu anlarda belki suçsuz değildim ama kesinlikle masumdum. Çelişkili ifade vermekten suçlu bulunacak da değilim. Bu gibi anlarda sonsuz bir huzur hissiyatı kaplıyordu bedenimi, daha güçlü bir halde gelse sanki yığılıp kalacakmışım gibi. Fakat bunun yerine salt yaşam enerjisi ile dolduğumu hissediyor ve sahiplendiğim yaraların beni iyileştirmesine tanıklık ediyordum. Evet tanıklık ediyordum zira bir şekilde hala buzlu bir camın arkasından bakıyor olduğum gerçeği değişmiyordu. Bu durum duygusal açıdan felce uğramışlık hissi veriyor ve gözlemin verdiği kuşkular akışa geçmeme müsade etmiyordu. Sıradan kuşkular değildi bunlar, daha çok artık iyiden iyiye karşısında güven duygusu beslediğim hatta teslimiyette bulunduğum fakat yine de her nasılsa bir kısıtlama getirmekteydiler. Neyse ki son zamanlarda yaşadığım ne varsa, olayların üstünde kontrolümün çok fazla olmadığını bana göstermiş ve bu durum eskisi kadar can sıkıcı bir hal olmaktan çıkmıştı. En nihayetinde birşeyler yaşıyor fakat benliğimin arzuladığı sonuçlarla karşılaşmamış olmayı çok önemsemiyordum. Sadece gözlemliyor, olaylara benliğin dar perspektifinden bakmamaya, bulanıklık ve endişe getirecek sanrılara kapılmamaya çalışıyordum. Yine de artık çözülmem gerektiği hissini yadsıyamazdım, olayı abartmış ve kaybolma riskinin olduğu derinliklerde neresi suyun yüzeyi neresi okyanusun dibi ayırt edemeyecek yerlere yaklaşıyordum, boğulmak işten bile değildi.

Aklımdan geçenleri düşününce hafif bir tebessüm ettim halime. Tebessüm yerini ürkütücü bir kıkırdamaya bırakırken gördüğüm zincirlere benzer bir prangayı ayağımda hayal etmem ile kahkaha atmaya başladım ve durumu yadırgamadım Zira kendi kendine gülene deli denir şeklinde yadırganacağım bir yerde değildim. Hem hayal ile gerçeğin nerede bitip nerede başladığı konusunda net sınırları kaybedeli çok olmuştu. Tıpkı az önce sessizce yanıma oturan adamın, hayal mi gerçek mi oldugunu kavrayamamam gibi.

Genel bir umursamazlık edasıyla etrafına bakındı ve aniden kayda değer bir ciddiyet ile beraber konuşmaya başladı. “Eğer kim olduğumu ve adımı sormayacaksan oturabilir miyim? Lakin unuttum kim olduğumu fakat hatırlıyorum unuttuğum bir çok şeyi.”

Ona kim oldugunu sormayı düşünmüyordum, kaldı ki burada kimseye kim olduğunu sormazdım zaten. Çoğu gerçekten kim olduklarını bilmeyen insanlardı. Bu özellik burayı ve dış dünyayı benzer kılan bir çok özellikten sadece biriydi. Zaman geçtikçe aslında çok da farklı yapılar olmadıklarını hatta dış dünyanın da bazen bir açık hava tımarhanesine benzediğini hepimiz düşünmüşüzdür.

“Burada birine sen kimsin demeyecek kadar akıllıyımdır.”

Gülümsedi, fazlasına gerek kalmamıştı, anlatmaya ve konuşmaya olan hevesi her halinden belli oluyordu. Tek istediği sorularla karşılaşmamaktı zira çoğu zihninde zaten devamlı dönüp duruyordu.

“Burası” dedi.

“Bazılarının cehennemi bazıları için ise sadece bir çukur. Yine de burada insan kendine iyi geleni bulabilir, düşmemeyi başarabilirse kör kuyulara ya da atabilirse kendini. Her suret bulanıktır, bu sayede aradığını bulabilirsin bir başka ruhta. Keskinlik ona dair olan birçok şeyi kaybettirir. Tutarlılık öldürür yavaş yavaş, tutarsızlığın dahi kendi içinde olan tutarlılığı dahildir buna. Bir hastane yada bir başkası, bir hapishane hatta idam koğuşu ya da bir manastır. Hepsini aynı kefeye koyabilirsin aslında. Sürgün dediğin üstündeki vesayeti kaldıran ve senin ilizyonunun çözüldüğü sulardır. Ancak bu şekilde girebilirsin çarpık ağaçların ormanına”

Gözlerinde hem bir yılgınlık hem de derinlerden gelen bir alevin pırıltısı vardı. Her kimse önemli değildi, kısa sürede olsa beni zihnimdeki işkenceden uzak tutmayı başarmıştı. Konuşmasındaki aksaklık dahi beni çok rahatsız etmemiş ve aksine hoşuma giden bir ahenksizlik ile konuşmaya devam etti.

“Çünkü biz ayrıldık boş sahillere vuran dalgalar gibi fakat onlar bana sahipler ve onlar spagetti. Ne demeye çalıştıklarını anlamıyorum, ne demeye çalıştığımı anlıyor musun? Herşey olması gerektiği yerde ve herşey burada, ben ise bir cinnet koşucusuyum, ben bir düşünce katiliyim, yoldan uzak durmaya çalışıyorum, hepsi bu. Onun ormanında yürüyorum ve çarpık dallar ayağıma takılıyor, sadece hissediyor olmam gerçek olduğu anlamına gelir mi? Şarkı söyleyen deniz kızları bana hep gitme derdi, gitme! Sel suları geldiğinde tepelere koşanlar ve sesleri kısılanlar, onlarda gitme demişti. Bak işte özgürüm tam şimdi ve şu anda.”

Cümlelerini bitirdiği an, sanki gerçekten uzun süren bir mahkumiyetin ardından kavuştuğu özgürlük hissiyatını perçinleyecek bir sigara yaktı. Öyle bir nefes aldı ki, sanki o an rüzgar ben burada olursam herşey daha güzel olacak diye düşündü ve gözlerini kapatıp dumanı içine çekerken saçlarını havaya savuşturdu.

“Peki ya sen. Sen ne arıyorsun burada?”

Hiç beklemediğim anda bana doğrulan bir çift mızrak gibi dönen gözleri ile gelen bu soru karşısında hazır cevaplılık yetimi kaybetmiş gibiydim, Aynı rüzgar sanki bütün cevapları da beraberinde götürmüştü. Bende onlarla birlikte gitmek çok isterdim fakat kaçamadım.

“Nedenler bu kadar önemli mi?”

“Eğer nedenlerini bulabilirsen buradan daha kolay ayrılmaz mısın? Hatta bulacağın nedenler belki seni kendi yarattığın zindanlardan dahi kurtarabilir. Yeter ki doğru cevapları takarsan peşine ve kölesi olmazsan cevapları sana verenin. Deniz kızlarını görürsen ve takılırsa ayaklarına kırık dallar, endişelenme. Görüyorum ki çaresiz ya da korkak değilsin fakat yine de acele et, zaman akıp gidiyor.”

Son kelimelerinde artık saklamadığı alaycı bi hal vardı ve beni rahatsız etmişti. O sırada bahçede yürüyen başka birinin daha olduğunu farkettim. Daha önce de birkaç kez karşılaşmış hatta ilk gördüğümde ilgimi çekmiş fakat hiç konuşmamıştık, durumun biraz sopayı saklama hali olduğu söylenebilir. Diğer yandan kime ve ya neye, hangi nedenden ilgi duyduğum başlı başına bir muamma olduğundan sadece eyleme odaklanmanın, sezgisel hareketlere ket vurmamanın daha olumlu sonuçları olduğu bir dönemdeydim. En azından dışarıdan bakıldığında çok riskli görünen ya da olumsuz sonuçlar getirdiği sanılan durumlar ile pek çok kez karşılaşmış, kısa süreli sürüklenmeler benden bağımsız ve bazen bir o kadar da benimle alakalı bir dizi olay öylece yaşanmış ve geride kalmıştı. Teslimiyet zamanın parolasıydı. Anlık bir karar ile onun olduğu tarafa doğru yürümeye başladım. O sırada ayaklarımın kan topladığını gördüğümde şaşkınlık dahi yaşamadım zira aldırışsız sükunetimin ardında taşıdığım yüklerin varlığı bana fiziksel yorgunluğu hissettirmeyecek türden bir güç veriyordu. Eğer böyle olmasaydı ne bahçedeki çiçekleri ne de gökyüzündeki gökkuşağını farketmezdim sanırım. Başka bir yerde bulunuyor olsam aynı şeyler belki bu kadar güzel gelmeyebilirdi. Aslında kasvetli olması beklenen bu yerin ilginç yanı buydu. Renklerin canlılığının göz alıyor ve uyumsuz seslerin bile kendi içinde bir ahenginin oluşuydu. Her zaman değildi belki ama o sırada, neredeyse herşeyi unutturan bir anın içinden geçer gibiydi herşey. Ona doğru mu yürüyordum yoksa gezintiye mi çıkmıştım belli değil gibiydi. Ona yaklaştıkça algımın çoğunu kaplaması ve odağımın onda olması gerekirken sanki her adımda onun haricindeki herşeyi duyumsuyordum. O kadar ilginç bir durumdu ki bu zihnimde hiçbir düşünce olmamasına rağmen sanki bulutların üstünde gibiydim. Bu durumu farketmem ile beraber sanki irtifa kaybetmeye başladım ya da buna benzer birşey. Bulutlar hala oradaydı ama ben değildim. O an toprak kokusu ile tekrar kendime geldim. Yağmur sonrası nemli havayı taşıyan rüzgar, güneşin parlaklığının aldığı gözlerime su damlacıkları serpiştiriyor ve nedensiz gözyaşlarına dönüşüyordu.

Aniden hava bozmaya başladı ya da güzel görünen ne varsa bir zaman yanılgısından ibaretti. Başka bir zamanın mevsimi, o an orada varolmuş ve diğer mevsimlere haksızlık olmaması için kaybolmuştu. İçeriden gelen uğultular kendi zihnimdekilere eşlik ettiğinde, orada oluşumun onlarca farklı nedeninden belki de en musibet olanı kendini hatırlatmak için bu anı seçmiş olmalıydı. Ağaçların dallarının çarpıklaştığını, gökyüzünün renginin yeşile döndüğünü gördüğümde ise iş işten geçmişti. Bir kaç dakika önce orada olan bahçenin çeşmesi şimdi bir bataklığı andırıyor, gökyüzünden düşen kılıçlar birer birer saplanırken sıçrayan çamurlar değdiği ne varsa rengini kaybediyordu. Hastanenin dış duvarlarındaki yekpare taşlar yerlerinden sökülürken ne kadar uzaklıkta olduğunu kestiremediğim ayak sesleri ve sanki biri bana sesleniyordu. Az önce duyumsadığım hiçbirşey kalmamıştı. Rüzgar hoyratça tozu toprağa katıp savururken görüşüm bulanık bir hal aldı. O sırada koluma girip beni içeriye götürmeye çalışanın kim oldugunu ancak girişe geldiğimizde farkedebildim. Bahçeye çıkmadan önce onunla konuşuyor, onu dinliyordum fakat şuan gerçekten onun kim olduğu konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Arkama baktığımda eğri büğrü bir kadının gözleri bağlanmış vaziyette düşen kılıçların arasında kaldığını gördüm, yanımdakine gördüğümü işaret ettiğimde anlayamadığım bir kaç kelime ile geçiştirdi. Son bir defa arkaya baktıktan sonra içeriye girerken daha önce farketmediğim bir yazıya denk geldim.

“Kendimi kendim kaybettim

Kendim ister kendimi

Kendime kendim gerekse

Bula kendim kendimi…”

Koridorda ilerlerken bana endişe ile bakıyor, kendimi nasıl hissettiğimi soruyordu. O kadar kötü müydüm? O kadar da kötü hissetmiyordum. Doğrusu belki birşeyler ters gidiyor olabilirdi ama ben mevcut halimin bu kadar kötü olduğunu düşünmüyordum. Etrafımızda siyah giyinimli bir kaç siluet vardı. Ne ara geldiler ya da bana ne anlatıyorlardı bilmiyorumdum. Kaşları çatık ve yüzlerinde sevimsiz bir hal vardı, bu sevimsizliklerine rağmen onlara gülümseyerek ilerlemeye devam ettim. İçerisi oldukça değişmiş görünüyordu. İlk defa meşalelerin alev aldığını gördüm fakat asıl ilginç olan meşalelerin neden yandığı değil, neden bazılarının aşağıya bazılarının yukarıya baktığıydı. Bu soru zihnimde canlandığı an yer sarsılmaya başladı. Zar zor yürümeye çalışıyordum fakat boşa çıkmış zincirlerden biri ayağıma takılıp sendeleyerek yere kapaklandım. Düşmek çok canımı yakmasa da o an gördüğüm şey zihnimi dağlamaya başladı zira siyah beyaz döşeme artık kare bulmaca halini almıştı. Sorular benim sorularım mıydı? Cevaplar benim miydi? Bazı fikirlerim vardı bu sorular hakkında ama bir gülme krizi gelmişti ve bunu durduramıyordum. O sırada kendimi uzun zamandan beri hissetmediğim kadar bir ve bütün hissediyordum. Bu durum her doğru cevap ile karelerin hareket ettiğini görmem ile beraber kontrolsüzce artmaya devam etti. Ta ki gözlerim pencereye kayana kadar. Gökyüzünde gördüğüm bir uçak mıydı emin olamıyordum çünkü hareket etmiyor gibiydi ve bu pek mümkün değildi. O sırada meşalelerin alevleri daha da harlandı. Geçmişin olayları farklı suretlere bürünüyor, aniden belirip aniden kaybolurken bazıları görüş alanımdan çıkmamakta ısrar ediyordu. Kafamı sağa sola sallarken, anı yakalamaya çalışıyor fakat kavradığım anın bir yanılgı mı yoksa solmak üzere olan geçmiş yansıması mı olduğunu kestiremiyordum.

Çarpık ağaçlar kırık dallar,
Sel suları ve kare bulmacalar
Çünkü biz ayrıldık boş sahillere vuran dalgalar gibi
Gökkuşağının içinde


Gözlerimi açtığımda yanı başımda kırmızı bir gül olduğunu farkettim. Beton zemini umursamaksızın tüm güzelliği ile oradaydı. Anladığım kadarıyla hastanenin odalarından birindeydim fakat kapı kilitliydi. Hiç böyle birşey yaşamamıştım ve ne kadar zorlarsam zorlayayım hiç bir faydası olmadı. Bende birilerinin gelip buradan beni çıkartacağını umarak beklemeye koyuldum. Bekliyor, sabırla bekliyordum. Bu sırada gördüklerimi ve aklımdan geçenleri düşünüyor ya da düşünen her kimse onu gözlemliyor, onun şimdi nerede olduğunu merak ediyordum. Beni yalnız bırakmışlardı. Odada tam olarak ne kadar zaman geçirdiğim konusunda tam bir fikrim olmasa da havanın kararmış olması gerekiyordu, zamanı gösterecek herhangi bir eşyamda olmadığından en azından Güneş’in konumuna bakarak geçen süreyi anlamak için pencereden dışarıya baktığımda şaşkınlıkla gördüğüm uçağın hala aynı yerde olduğunu farkettim. Pencereden uzaklaşırken yavaş yavaş artan ve engel olamadığım bir titreme gelmeye başlamıştı. Birkaç kere kapıyı zorladım ama çabalamak nafileydi. Kendimi dinlemeye çalışıyor ve yapabilirsem bulunduğum halden çıkmaya çalışıyordum fakat titreme şiddetini gittikçe arttırıyor artık gördüğüm cisimlerde aynı titreşimle dalgalanıyordu ve bu konuda hiçbir şey yapamıyordum. Tek yapabildiğim derin nefes alıp vermeye çalışmaktan başka birşey değildi. Dehşet içinde betonu delip geçmiş gülünde benimle beraber nefes aldığını gördüm. O an yaşadığım şeye karşı koymanın hiç bir manası olmadığını farkettim. Görüşüm artık anlamsız çizgilere doğru kayıyor, çizgiler farklı şekillere bürünüyor ve tekrar kayboluyordu. Kaybolan sadece çizgiler değildi. Ya görme yetimi kaybediyordum ya da odanın duvarları kaybolmaya başlamıştı. İçinde bulunduğum yer siliniyor fakat çizgiler bir görünüp bir kaybolmaya devam ediyordu. En son çizgilerin bir araya gelerek bir ağaç haline geldiklerini gördüğümde herşey kaybolmuştu. Geriye sadece kırmızı bir gül kalmıştı.




Yorum bırakın